05 Kasım 2013

Roma'da makarna ve kahve için mutlaka uğranması gereken iki adres ve hızlı tren

Roma'da son günümüz...

Yine sabah erkenden kalkıyor ve kaldığımız otelin köşesindeki cafe'de kahve ve kurvasandan oluşan kahvaltımızı ediyoruz. Bu günkü ilk istikametimiz Roma'daki en büyük Katolik Kilisesi olan Basilica di Santa Maria Maggiore. Katolik filan değilim, hatta İsa'nın da Budist öğretilerini uyarlayarak hayran kitlesi edindiği iddiasını mantıklı bulanlardanım; ama Selçuk'taki Meryem Ana Evi bizim aile açısından önemli bir nokta. Hatta ben bile orada dilenen bir dilekle dünyaya gelmişim. O yüzden Roma'dayken de, Basilica di Santa Maria Maggiore'ye girip bir mum yakmak istiyoruz. Malum, dilekler hiçbir zaman bitmez. 


Mumların bile teknolojik bir hal almış olması beni çok şaşırtıyor. Makineye parayı atıyorsunuz ve elektrikli bir mum sizin için yanıyor. : )








Çok güzel ve heybetli kiliseyi gezdikten sonra, kendimizi Roma'nın ara sokaklarına vuruyoruz. Saatlerce yürüyoruz. En çok dört köşesinde birer çeşmenin olduğu Quattro Fontane'yi ve nedense kapanmış dükkanları ve basım evleri  ile terk edilmiş gibi görünen Via Della Gatta'yı seviyorum.






Yarım gün boyunca, Roma'daki sokakları bir yere varma gayesi olmaksızın arşınlarken, çekilen tüm fotoğraflarımda, fotoğraf çekme halindeyim. 








Roma'yı terk etmeden önce mutlaka uğramaya niyetli olduğumuz iki adres var. İlki Pantheon yakınlarındaki meşhur kahveci Tozza D'oro.

Ana cadde üzerinde değil, o yüzden elinizde harita, buranın özellikle peşinde düşmezseniz, Patheon'a bile gelseniz gözden kaçırmanız pekala mümkün. Via Degli Orfani'nin 81 numarasında bulunuyor.



Ne içinde, ne de dışında oturabileceğiniz masalar mevcut. Upuzun bir kasa kuyruğunu atlatıp ödemenizi yaptıktan sonra, uzun barda ayakta durup içiyorsunuz kahvenizi. İtalya'da kötü kahve içmek zaten mümkün değil; ama buradaki kahve gerçekten bir başka kokuyor.


İsterseniz sadece kahvenizi içip çıkabilirsiniz, isterseniz de çok şık metal kutular içindeki hediyelik kahvelerden veya evinize götürmek için vakumlanmış paketteki kahvelerden alabilirsiniz. 


Tozza D'oro'dan çıktıktan sonra, bütün gün boyunca, vakumlanmış paketlerin içinde olmasına rağmen, çantalarımızdan inanılmaz güzel bir kahve kokusu yaya yaya geziyoruz Roma sokaklarında. 




İkincisi ise, bir önceki gün bahsettiğim Via della Croce'de 8 numarada bulunan makarnacı Pastifico. Buraya karnınız ne zaman acıkır, canınız ne zaman çeker, keyfiniz ne zaman bilirse gidip makarna yiyemiyorsunuz. Her gün öğlen yalnızca iki çeşit makarna çıkartıyorlar ve yaptıkları makarnalar bitince de dükkanı kapatıyorlar. 




Via della Croce'ye ulaştığımızda saat daha 12:00, Pastifico'nun servise başlamasına daha bir saat var, o yüzden aynı sokakta bulunan ve mor beyaz dekorasyonu ile dikkatimizi çeken mekana oturup, birer bira söylüyoruz.




Via della Croce'yi çok seviyorum, çünkü bu sokak hem çok merkezi, hem lezzet dolu, hem de Roma'da gördüğüm metrekare başına en fazla havalı insan burada.  Pembe tayyörlü teyzenin ve takımlı zencinin şıklığına bakarsanız, muhtemelen bana hak verirsiniz:




Biramızı yuvarladıktan sonra, Pastifico'nun önünde oluşmaya başlayan sıraya katılıyoruz. Havalı bir yer beklemeyin, çok sade ve pırıl pırıl bir atölye burası. Saat 13:00 olunca, arka tarafı temizliyorlar, hazırlanan iki çeşit makarnayı birer porsiyonluk paketlenmiş halde ön tarafa çıkartıyorlar ve satışa başlıyorlar.






Bir tane mantarlıdan, bir tane acılı domatesliden kapıyoruz ve İspanyol Merdivenleri'ne oturup makarnalarımızı yemeye başlıyoruz. Taze makarnanın tadı, bizim hazır aldığımız makarnalara benzemiyor, gerçekten çok lezzetli. İspanyol Merdivenleri'nde insanları izleyerek yemek yemek de ayrıca keyifli oluyor.







Bu sırada önümüzde oturan Türk turist grubu ile ayak üstü laflıyoruz, makarnalarımızı soruyorlar, Pastifico'nun yerini tarif ediyoruz. Koşa koşa gidiyorlar, yalnızca iki paket kalmış. "Yaa Michelin yıldızlı restorana gidecektik, ne makarnası şimdi?" diye homurdanan teyze, biz onların yanından ayrılırken, plastik çatala sekizer makarna tıkıştırıp afiyetle Pastifico makarnasını yiyordu. :)


Otelden valizlerimizi alıp, Termini'ye (tren istasyonu) doğru yürümeye başlıyoruz. Roma ile vedalaşma zamanı, Floransa bizi bekliyor!


Tam o sırada adliyeler arası koştururken ideal olacağını düşündüğüm, ama hiçbir yerde bulamadığım topuklu ayakkabılar çıkıyor karşıma. İstanbul'da ayakkabıların ya çok dümdüz ya da en az bir karış topuklu olması, ara boy topukta şık ayakkabı bulmanın imkansızlığı yüzünden aramaktan çoktandır vazgeçtiğim ayakkabılar, bu İtalyan dericinin vitrininden bana bakıyor. 



Ayakkabılarıma kavuşmanın mutluluğu ile çıkıyorum Rani veya Rami isimli o mağazadan. Roma'ya birer valiz gelmişken, daha önümüzde pek çok gezilecek şehir varken, şimdiden valiz sayımızda büyük bir artış olduğu ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz. 




Roma'dan Floransa'ya gidiş biletlerimiz kişi başı 43 Euro. Biletleri alırken söyleniyorum, "Ne bu ya böyle uçak bileti gibi! Niye bu kadar pahalı?" diye. O sırada henüz bilmiyorum, sonra, 'son kuruşuna kadar helal olsun' diyerek ineceğimi...


Bizim interrail yaptığımız yıllarda da Avrupa'da hızlı tren vardı. Normal trenden bir saat daha az zamanda gidiyordu ve içi biraz daha konforluydu hepsi bu. O yüzden "hızlı tren" kelimesi bana çok olağanüstü bir çağrışım yapmıyordu.


Birkaç yılda çok şey değişmiş, hızlı tren uçaktan daha lüks bir şey haline gelmiş. Bir kere tren istasyonları şehir merkezinde, havaalanları şehirden uzakta olduğu için, treni tercih etmek, sizi büyük bir külfetten ve gereksiz zaman harcamaktan kurtarıyor. Bir saat önce havaalanında olmak gibi bir zorunluluk yok, trenin kalmasına on beş dakika kala istasyona gidip, makinelerden biletinizi alıp, treninize binebilirsiniz ve indiğiniz yer yine gittiğiniz şehrin merkezi.


İkincisi saatte 300 kilometre hızla gidiyorlar ve hiç sarsmıyorlar. Uçakların yakıt tasarrufu sebebiyle hızlarını saatte yaklaşık 400 kilometreye sabitlediği gerçeği karşısında, hızlı tren neredeyse uçak kadar hızlı. 


Koltuklar çok rahat, etrafı izlemek keyifli, trende şarap servisi var ve tuvaletler bile mis gibi. Roma'daki otelimizden çıktıktan iki buçuk saat sonra Floransa'daki otelimize varmamız, trene dair bütün ezberlerimizi bozuyor. 







Tren istasyonunda denk geldiğim evsiz ama aynalı Ray Ban'li bu amca da benim size bugünkü hediyem olsun. Çok cool değil mi?  : )

4 yorum:

Deniz evin İrdem dedi ki...

Amca cool sen çok daha coolsun Sezenn yine çok keyifli bir yazı olmuş, öperim çok :)

Begüm dedi ki...

Yaşasın sonunda Floransa'ya geçtiniz, heyecanla bekliyorum :)

sebuş dedi ki...

çok tatlısın sen!

Handan dedi ki...

sezen o boy topuklardan bu sezon ceyo'da var. renkler de çok güzel, bir göz at diyeceğim ama almışsın zaten olsun yine de göz at

Pinterest'im

Instagram'ım