16 Nisan 2014

Pasaklı, keşifçi ve keyifli bir gün: nymphomaniac, 180° coffee bakery, somonlu wasa

Artık kullanmadığım eski bilgisayarımı temizlemek, zamanda yolculuk yapmak gibi oldu: fotoğraflar, notlar, taslak halinde kalmış tamamlanmamış blog yazıları... Bazı fotoğraflara ve yazılarıma çok güldüm, ne kadar toy olduğumla eğlendim, bazı şeylerin de hiç ama hiç değişmediğine şaşırdım. 18.12.2009'da şöyle yazmışım:

"Bugün yine çok keyifli bir gündü. Eve geldim 'Nereden başlasam neler anlatsam' diye mırıldanarak blog sayfamı açtım. Tam o sırada yazı yazarken masada dirseklerimi yaslayabileceğim bir alan bulunmadığını fark ettim. Yüz toniği, aseton, boş kahve fincanı, dolu kahve fincanı, uhu, makas, ayna... Dönüp bütün odaya baktım, aslında her bir köşe bu kadar dağınıktı. Eve geliyorum, duş alıyorum, saçlarımı kurutuyorum, uyuyorum, giyiniyorum ve çıkıyorum. Evde değil dağınıklığı toplamak, dağınıklıktan rahatsız olacak kadar bile zaman geçirmiyorum. Şikeyetçi miyim? Kesinlikle hayır! Eve dönerken, ne güzel dolu dolu bir gün oldu bugün, diyebilmeyi çok seviyorum."

Aradan beş yıl geçti, hayatımda çok değişti ama bu tablo ve bu his sabit.
Şu anda masamda boş ve dolu birer kahve fincanı, fotoğraf makinem, faturalar, ofis işleri ile ilgili aldığım notlar, okunmuş ve okunmayı bekleyen çok sayıda kitap, fotoğraf makinem, İKSV'den gelen katalog ve zarflar, şarj aletleri, törpü ve haritalar var.

Pazar sabahı için aslında piknik yapmak gibi şahane bir plan bulunduğundan, erkenden kalkıp mis gibi bir duş alıp evi biraz toparlamayı ve neşeli bir piknik çantası hazırlamayı planlamıştım. Kafamdaki plan, vücudumun yorgunluk durumuna uymadı. Gözümü açtığımda saat 12:30'du. Piknik planı çoktan yalan olduğu gibi, film festivalinden seçtiğim filmi yakalayabilmem için de fırtına hızında evden çıkmam gerekiyordu.

45 dakika sonra Rexx Sineması önünde, elimde hemen çaprazındaki Tek Büfe'den aldığım kaşarlı domatesli tostum ve portakal suyum ile dikiliyordum. "Acaba bir de kahve alıp gelsem yetişir miyim?" diye endişelenirken, Lars Von Trier filminin kafein yerine geçecek kadar çarpıcı olacağına karar verip vazgeçtim.


Salona girdik, herkes yerine oturdu, ışıklar kapandı. Karanlık... 5 dakika, 10 dakika film başlamadı. Festival izleyici kitlesi sakin sabırlı bekleyişini sürdürken bir teyze dayanamayıp "Ne bu yahu?!" diyiverdi. Kikirdeşmeler, sonra yine sessizlik. Ardından biri "Makiniiiiisssst" diye bağırınca, herkes alkışlamaya başladı. Işıklar yandı, bir adam çıktı, kendisinin sinema görevlisi olduğunu tanıtırken, çılgın gibi yüksek sesle çalmaya başlayan Rammstein'dan Führe Mich onun sesini bastırdı. Bütün salonda kahkaha tufanı koparken, Lars Von Trier'in ülkemizde yasaklanan filmi Nymphomaniac başladı.


Nymphomaniac Official Trailer from Zentropa on Vimeo.

Seligman isimli orta yaşlı bir adam bir gün yolda yaralanmış bir kadın buluyor ve kadın onun ambulans veya polis çağırmasına izin vermiyor. Seligman "İstediğin bir şey var mı?" diye sorunca, "Çay... Sütlü olsun." diye cevap veren kadını çayını içmesi için evine götürüyor. Edebiyat, balıkçılık ve müziğe meraklı olan Seligman ile Nymphomaniac Joe birbirlerine hikayelerini anlatmaya başlıyorlar. Daha doğrusu, Seligman'ın evindeki olta, tablo, kitap gibi nesnelere ilişkin kısa açıklamaları üzerinden, Joe çocukluğuna dönerek cinsel hayatını anlatmaya başlıyor.

Filmin şimdilik yalnızca birinci kısmını izlediğim için, detaylı bir değerlendirme yapmaya kalkmam yersiz olur; ama açıkçası ben filmin niçin yasaklandığını ve bu kadar olay olduğunu anlayamadım. Zira ben son iki festivalde bundan çok daha erotik içerikli ve cinsel sahneleri ile vurucu filmler izledim. (Mesela Mavi Saçlı Kız, mesela Young & Beautiful) Gerçi okuduğum kadarıyla cinsel içeriğin şiddeti asıl ikinci bölümde artıyormuş.

Filmin "Mrs. H" olarak anılan bölümünde ve kızların "aşka isyan" olarak kurdukları örgütte "mea vulva, mea maxima vulva" şeklinde dua ettiği sahnede kahkahalara boğuldum; Bach'ın Polyphonie'sinin üç sesliliği ile benzeşecek biçimde üç adamla yaşanan cinsel ilişkinin birbirini nasıl tamamladığının anlatıldığı kısıma bayıldım. Evet filmde bol bol seks ve çıplaklık var; ama seks, bu filmde edebiyata, dine, müziğe, balıkçılığa göndermeler yapılarak çok farklı bir biçimde ele alınıyor.

Filmden çıkışta "Ay vallahi kızın niye öyle davrandığını anlayamadım." diyen teyzelere selam olsun, seks bağımlılığı gibi bir gerçeği, değişik düşünce disiplinleri ile ele alan bu film, çıplaklığa odaklanmadan göndermeleri dikkate alınarak izlenmeyi hak ediyor bence.



Filmden çıkışta Moda'ya yol aldık. Bu taraflara yolunuz düşerse, direniş heykelini mutlaka görün. Gaz maskesi, feneri ve sırtındaki çantadaki somun ekmeği ile gerçekten çok güzel ve çok anlamlı.

Bir de semtin yenilerinden 180° Coffee Bakery oldukça keyifli bir mekan olmuş.


Menü olarak önünüze bir kesme tahtası konuluyor. Dekorasyonu, yeri, kahvesi ve pan cake'i oldukça güzel. Adresi: Caferağa Mah. Dr. Esat Işık Cad. No: 36 Moda




Evde karnını doyurmak isteyenler için, çok pratik, çok havalı ve çok lezzetli Somonlu Wasa tarifimi de buradan paylaşayım. Marketlerde satılan isveç ekmekleri wasalardan birkaç dilim alıp, üzerine krem peynir sürüyorsunuz. Daha sonra somon fümeleri de üzerinde yerleştirdikten sonra, biraz tuz ekip, dereotu ile süslüyorsunuz. Varsa kapari de pek yakışır.


Somonlu wasamı mideye indirip bu satırları yazarken, beni çok mutlu eden e-maillerimi okudum.

Hayatım boyunca pek çok şeye merak salmışımdır, pek çoğundan da bir kaç ay sonra hevesimi alıp vazgeçmişimdir. Blog yazmak, bunların arasındaki tek istikrarlı hobim.  2008 yılının sonundan beri, sıklığı değişse de vazgeçmeden bir şeyler yazıyorum buraya. Hayatıma pek çok olumlu etkisi var. Bir kere keşfettiklerini kaydetmeden duramayan biri olduğumdan, dağınık ve yer kaplayan notlar yerine her şeyi düzenli bir biçimde arşivleyebilmemi sağlıyor. Böylece, hayatımın hangi evresinde nelere merak saldığımı, neler düşündüğümü, nelerle ilgilendiğimi düzenli bir biçimde kayıt altına alabiliyorum. İkincisi bana çok iyi geliyor, çünkü yazmayı çok seviyorum. Ayrıca bir şeyler keşfetmek konusunda bana gaz veriyor, yazacak bir şey bulamadığımda boktan ve boş günler geçirdiğim ile yüzleşiyorum. Bencilce yaptığım bu aktivitenin, bir de başkalarına ilham ve zevk vermesinin mutluluğu ise tarifsiz güzel.

Yazışırken kendimi "Fahri Adana Konsolosu" ilan ettiğim Mine'den dönüşünde Adana'ya ilişkin görüşlerini benle paylaşmasını rica etmiştim. Bir yandan da acayip korkuyordum, "Bu kadar Adana'yı anlattın, gittim, bir bok yokmuş, sen çocukluğunu orada geçirdin diye abartıyorsun." gibi bir dönüş almaktan. Bu yüzden e-maili beni çok mutlu etti. Doğan Abi elinden çıkma saçları da çok havalı olmuş, ama kendisinin iznini almadan fotoğraflarını paylaşmayayım dedim. :)


Bu aralar beni çok mutlu eden bir diğer e-maili de Şirin'den aldım, İzmir'den.


Tıkır tıkır burada bir şeyler yazıp duruyorum, her duygumu yazarak çok güzel ifade etmişimdir, ama bu mailler karşısında neler hissettiğimi anlatmayı gerçekten beceremiyorum, ne desem, ne yazsam, ne cevap versem eksik kalıyor. İyi ki varsınız!

Dip Not: Bu arada Mushaboom8'de minik bir değişiklik yaptım, yazı alanının enini genişlettim. Artık görsellerimi daha büyük boyutlarda paylaşacağım. Daha güzel daha dolu dolu oluyor diye düşünüyorum. Umarım ki yüklenmesi, açması sıkıntılı olmuyordur sizin için. :)

2 yorum:

mine gokcen dedi ki...

mailin ulaşmadığına adresi yanlış yazdığıma vs. o kadar inanmıştım ki burada görmek bana da sürpriz oldu teşekküür! :) zira fotoları da kullanabilirsin izin veriyoruuum Doğan Abi rocks! :)

sebuş dedi ki...

Zate bu gidişle Adana da turist patlaması yaşanacak, seni okudukça benimde oraları gidip göresim geliyor:) filmi çok merak ettim ama önceliğim "itirazım var" ı izlemek, ona da 18 yaş sınırı getirilmiş ya enteresan yani,, dolu dolu geçsin hafta sonun..
sevgilerimle,

Pinterest'im

Instagram'ım