28 Mayıs 2014

Grimaldi's, Love-lock köprüsü, Wall Street, Ground Zero ve malesef hayatımıza giren kavram: SOMA


New York'ta uyanmak güzel, ev sahibimizin işinin olmaması ve bizi istediğimiz yere götürmesi daha güzel, ofis maillerime baktığımda yapmam gereken acil bir şeyin beni karşılamaması en güzeli.

O gün öğlene doğru tek derdimiz pizzamızı nerede yiyeceğimiz. Hayat bazen çok kolay... Hemen duş alıp, üstümüze bir şeyler geçiriyoruz ve arabaya atlıyoruz. İstikametimiz Brooklyn Heights. Manhattan'ı karşıdan izlemesi keyifli, civarda bir sürü cafe var ve Grimaldi's hemen Brooklyn köprüsünün ayağında.





Grimaldi's kapısında upuzun bir kuyruk var. Sırayı yöneten adam, nereden olduğumuzu sorunca sohbet etmeye başlıyoruz. O da yıllardır New York'ta yaşayan bir Napoliliymiş. Daha yakın zamanda şöyle boydan boya İtalya lezzet turu yapmış olarak, "Da Mighele'de yedim pizza enfesti; ama benim favori şehrim Floransa" diyiveriyorum. O da Floransa'ya aşıkmış, tutuyor elimden merdivenleri çıkarıyor, bizi masamıza yerleştiriyor, "Burada yediğin pizza hakkında da yorumlarını bekliyorum." diyor.

Pizza önümüze geldiğinde, ilk ısırığı aldığımda kararımı veriyorum: "Belllaaa belllaaa, grazie molte"




Pizzanın üstüne de badem ve parça çikolata ile kaplanmış dondurmayı da mideye indirdikten sonra saatlerce yürümeye hazırım.

Pizza sevenlerdenseniz Grimaldi'si atlamayın; ama bu şubede alkol yok, akşam gidecekseniz alkollü bir şubenin peşine düşebilirsiniz.


Pizzayı yakmak ve Brooklyn'den Manhattan'a yürümek için hemen oradaki Brooklyn Köprüsü'ne çıkabilirsiniz. Bu köprüde bol bol fotoğraf çekerek yürümek turist aktivitesi, koşmak lokal aktivitesi. Köprünün üstünde harika magnetler alabileceğiniz tezgahlar da kuruluyor.




Ve tabii aşk kilitleri, Paris'te olduğu gibi köprü boyunca her yerde... Buraya üstünde sevgilisiyle adı yazılı bir kilit asan çiftin aşklarının, köprü gibi ikisini birbirine bağlayacağına inanılıyor. Bizim köprülerimizin üzerinden yürünüyor olsa, Boğaz Köprüsü'nün love-lock mekkesi olacağından eminim. İki kıtayı birbirine bağlayan köprünün, etkisi şehrin iki yakasını bağlayandan büyük olur! :))

Köprüyü geçtiğiniz zaman Downtown'a ulaşıyorsunuz. Doğrudan kendinizi sol tarafa doğru kaptırdığınızda, kocaman bir Urban Outfitter mağazası sizi karşılıyor. Hala Türkiye'de açılmamış olduğundan karşı koyamadıklarımdan. Kıyafetleri boşverip, kitaplara, ev aksesuarlarına ve fotoğraf makinelerine kapılıp gidebilirsiniz.

 

Aynı yolu takip ettiğinizde meşhur Wall Street'e ulaşıyorsunuz. Malum Dünyanın en büyük borsasının kalbi burada atıyor. Takım elbiseli insanlar oradan oraya koştururken, turistler kalabalık ve hızdan şaşkın halde sağı solu izliyor.




Wall Street'te bir boy yürümek adetten; ama buraya kadar gelmişken atlamamanız gereken yerlerden birisi de, Trinity Church. Gotik tarzdaki bu kilise, bir zamanlar şehrin en yüksek binası olarak gemilerin yol göstericisiymiş. Şimdi finansal bölgede bir huzur yuvası. İçeride harika bir sesle yumuşak yumuşak ilahiler söyleniyordu biz girdiğimizde. Buralarda tuvalete ihtiyaç duyarsanız da kilisenin tuvaleti gıcır gıcır, aklınızda bulunsun.






Dümdüz aşağı doğru devam ederseniz uzaktan Özgürlük Heykeli'ne selam verebilirsiniz, saat 17:30'u geçmemiş ise heykele giden turlara katılabilirsiniz. Trinity Church'un arka tarafına doğru yürürseniz, bir zamanlar İkiz Kulelerin olduğu yere ulaşıyorsunuz. Artık burada kulelerin yerine, ölen insanlar için yapılmış oldukça anlamlı ve güzel bir anıt var: Ground Zero.



Ne ironiktir ki beklenmeyen ve engellenemeyecek bir saldırıda hayatını kaybeden insanlar için yapılan bu güzel anıtı gezerken, bizim ülkemizde de beklenen ancak önlemsizlikten hayatını kaybeden insanlar için Başbakan "Bu işin doğasında ölüm var." gibi açıklamalar yapıyordu.

Ground Zero'dan, koşa koşa Union Square'e geçtik. Çünkü o gün Soma protestosu vardı. Sessiz, olaysız, ne demek istediğini çok iyi ifade eden, yasa uygun bir protesto oldu. Protesto için toplananların arasında Mert Fırat da vardı. Kendisine bir kere daha hayran oldum, "Bu ne?" diye gelen turistlere üşenmeden tek tek açıkladı ülkemizdeki durumu.







Şimdi yazarken fark ettim, malesef deprem falan filan derken şimdiden güncelliğini yitirmiş gibi oldu SOMA. Bu kadar kolay unutulmadı, unutulmayacak değil mi?

4 yorum:

Melo dedi ki...

Sezen seni daha önce kapali kadinlarin Atatürk posterlerini havaya tutmasiyla ilgili bi yazinda elestirmis, hukuk okuyan bi insan olarak,bazi seylerin ayrimini yapabilmeni bekledigimi belirtmistim, belki de hakkim olmadan. Bu yazinda ise hakkini teslim etmek istedim.
SOMA icin yapilan protesto ile alakali söylediklerin cok hosuma gitti. Gercekten amacina cok uygun bir protesto. Hic bir cirkinlik yok, molotoflar yok, sadece yapilan haksizliga karsi bir durus ve üzüntü var. Olmasi gerektigi gibi!!
Cirkin ifadeler (bkz. Yilmaz Özdil) ve "baris icin savasmak" mantiginda kanli protestolar ülkeyi asla ileri götürmeyecegi gibi, elestirilen partiye rant sagliyor. Bunlari senin bloguna yazmamin biraz sacma oldugunun farkindayim ama kendimi tutamadim. Tatilinde SOMA icin vakit ayirdigin icin seni kutluyorum. Ayrica böyle dünyayi gezip, Türkiye'nin aydinlik tarafini da baskalarina tanittigin ve ülkemizin disariya karsi cizmis oldugu "geri kalmis müslümanlar" imajini kirdigin icin sana tesekkür ediyorum. Bu blogla eminim ki benim gibi bir cok genc kiza ilham veriyorsun. Yillardir yazilarini hic sikilmadan takip ediyorum. Yazmayi sakin birakma ;)

E.Sezen Türker dedi ki...

Merhaba,

Hepimiz övgüye bayılırız bu bir gerçek; ama eleştiri de güzeldir. İnsana kendisine başka bir gözden bakmayı sağlar, genişletir, büyütür. O yazının üzerinden çok sular aktı, bazı fikir ve görüşlerim özellikle bir yılda çok değişti; ama şöyle de bir gerçek var: burada yazdığım yazıların hukukçu kimliğimle / aldığım hukuk eğitimi ile bağlantısı yok, daha kişisel ve içgüdüsel bir alan burası benim için.

Yazdığın için de çok teşekkür ederim. Ayrıca söylediklerin için de, gerçekten çok mutlu oldum. Hem de mutlulukla söylemek isterim ki, beş yıl önce "Türkiye" dediğimde insanların yüzü değişirdi, artık "vaaaw turkey so cool! İstanbul!!" gibi tepkiler alıyorum. Hatta new york'ta airbnbde kaldığım evin kütüphanesinde orhan pamuk ve kuran'ın ingilizce tercümesi vardı. Benim için büyük süprizdi. :)

Sevgiler

sebuş dedi ki...

Tebrik ederim seni Sezen.. gerçekten seni yürekten tebrik ederim.. Orada Soma için gidip o insanlarla birlik olduğun için, vakit ayırıp koşa koşa direnişe el verdiğin için.. ülkemde böyle sessiz protesto yapanlara bile su fışkırıyor gaz atılıyor artık:( ne medenice bir gösteri olmuş, çokmu zor bunu başarabilmek bilmiyorum ama birgün birgün bizlerde böyle medenice davranmayı öğreneceğiz diye ümidediyorum.. vazgeçmek yok asla.. bu ülke bizim bu ülke hepimizin.. enfes bir tatil enfes resimlerle süslenmiş güzel bir yazıydı.. yüreğine sağlık..

Yüksek Topuklar dedi ki...

Edepli olmanın gereği "sessiz olmaktan" geçen, çocukluktan itibaren toplum içinde sivrildiği her an suçlu hissettirilerek büyütülen çocukların olduğu bir toplam içinde protestonun da makbulü "sessiz ve sedasız" olması elbette. Keşke herkes daha çok bağırsa, daha çok sivrilse, özgüveni daha yüksek ve de daha sağlıklı bireyler olurduk belki.

Pinterest'im

Instagram'ım