01 Ağustos 2014

Arbeit macht frei!*

Bugüne kadar gezdiğim bir yerden bahsedip bahsetmeme konusunda hiç tereddüte düşmemiştim.

Bu sefer çok düşündüm. Defalarca karar verdim, defalarca vazgeçtim.

Günlerce gözümün önüne geldi, saatlerce hakkında düşündüm. Gelgelelim, hangi kelimeleri kullansam da, hangi cümleleri kursam da, anlatımım eksik kalacaktı.


Sabahın köründe, Krakov'dan o gün akşam ayrılacağımız için, öncelikle istasyona gidiyoruz, çantalarımızı trene binmeden almak üzere, dolaplardan birine bırakıyoruz. 07:00'de Plac Jana Matjki'de tur otobüsümüze binip yola çıkıyoruz.

Elimde sabah kahvem var, seyahatteyim, kocaman gülümsemem suratımda, keyfim yerinde.


Yalnızca bir saat kadar sonra, üstünde "çalışmak özgür kılar" yazan kapının önündeyim.

O kapı, 2. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası tarafından, 1940 yılında, ilk kurulan toplama kampı Ausschwitz'in giriş kapısı.

İlk başlarda yalnızca savaş esirlerinin toplandığı bir kampken, daha sonra, hepimizin filmlerden bildiği gaz odalarının bulunduğu Yahudi kamplarından biri olmuş. Auschwitz'i diğer kamplardan ayıran özellik, hem toplama hem de imha kampı olarak faaliyet göstermiş ve tüm kampların yönetim birimlerinin de burada yerleşmiş olması...



Buraya trenlerle getirilen insanlara, yalnızca yer değişikliği yapıldığı söylendiği için, herkes en değerli eşyalarını valizleyerek yola çıkmış. Auschwitz'e ulaştıkları zaman, Yahudi olmayanlar doğrudan çalışmak üzere kayıt altına alınmış. Yahudiler ise, sağlık kontrolü yapılarak ikiye ayrılmış: Çalışmaya müsait, güçlü ve zinde olanlar çalıştırılmak üzere ayrılırken, çocuklar, yaşlılar ve güçsüzler doğrudan ölüme yollanmış.

O insanlardan geriye kalan valizleri, saçları, ayakkabıları, şahsi eşyaları gördüğü anda insanın canı acımaya başlıyor zaten.





Doğrudan gaz odasına gönderilenlerin kaydı tutulmadığı için kaç kişi oldukları tam olarak bilinmiyor, bir milyon civarında olduğu söyleniyor.

Çalıştırılmak üzere ayrılanların daha şanslı olduğunu düşünmüş olabilirsiniz, ben de öyle düşünmüştüm. Ne yazık ki öyle olmadığını, kayıtlarına baktığımda anladım. Doğrudan gaz odalarına gönderilmeyen ve çalıştırılmak üzere ayrılan insanların kaydı tutulmuş. Doğum tarihleri, oraya getirilmeden önceki meslekleri ve kampa ne zaman getirildikleri gibi bilgiler bu kayıtlarda yer alıyor. Bir de ölüm tarihleri... Kampa getiriliş ve ölüm tarihleri arasında yalnızca bir veya iki ay var. Nasıl şartlarda, ne şekilde çalıştırıldıysalar, gencecik kuvvetli çocuklar bile yalnızca birkaç ay hayatta kalabilmişler.

Yalnızca bir kişi, dört yıl çalışmış. Avantajı Almanca bilmesi ve ofis işlerinde görevlendirilmiş olmasıymış.




Müze gezisinin son durağı da gaz odaları oluyor. İnanır mısınız, hala kokuyor. İnsan nefes alamıyor, içi eziliyor, orada bir saniye daha geçirmek istemiyor.


Asıl ironik olan, Auschwitz aynı zamanda, tüm kampların yönetim birimlerini toplandığı nokta olduğu için, bütün bu gaz odalarının birkaç metre ilerisinde, Nazi subaylarının eşleri ve çocukları ile yaşadığı evler var. Kampın geri kalanından bambaşka bir dünya. Hatta bir Nazi subayının eşi, yakınlarına yazdığı mektupta Auschwitz'ten "Burası cennet gibi." diye bahsetmiş. Çünkü kampa toplanan Yahudilerin yanlarında getirdiği bütün değerli eşyalar onlara kalırken, aynı zamanda eşlerinin savaşta ölüm tehdidi altında değil, güvenli bir kampta görev yapmasından son derece mutlu ve mesutlarmış.



Auschwitz bir süre sonra kapasite olarak yetmemeye başlayınca, ikinci kamp olarak Auschwitz- Birkenau kurulmuş. Auschwitz'te taş binalarda kalanları şanslı kılacak biçimde, Auschwitz-Birkenau barakalardan oluşuyor. Şartlar diğerine kıyasla o kadar kötü ki, Auschwitz'te sorun çıkaranları ceza olarak Birkenau'ya göndermekle tehdit ediyorlarmış zamanında.

Schindler's List dahil olmak üzere, pek çok filmin çekildiği yer de burası, Auschwitz Birkenau.



Buradaki binaların çoğu artık içine girilmesi tehlikeli olduğu veya yıkıldığı için, yalnızca bir kaç binanın içini görebiliyorsunuz. Yaşam koşullarının ilk kampa kıyasla ne kadar kötü olduğunu anlamaya da yetiyor zaten. Günde yalnızca iki kere kullanma hakları olan tuvaletler ise, aralarında hiç bir duvar veya ayırıcı olmayan yanyana onlarca klozetten oluşan bir oda.



Bugüne kadar bu konuda çok film izledik, çok şey okuduk; ama orada bulunmak ve o kokuyu duymak gerçekten bambaşka. Çok yaralayıcı ve çok etkileyici. Biz bir gün boyunca kendimize gelemedik, ben orada gördüğüm her şeyin gerçekliğini reddetmek istedim.

İnsanların insanlara neler yapabileceğini ve koşulsuz bir gücün ne kadar tehlikeli olabileceğini görmek için, herkesin ama herkesin gitmesi gerektiğini düşünüyorum buraya. Bir şekilde yolunuz yakınlarına düşerse, sakın ama sakın atlamayın.


Cuma günü, neden cuma neşesine yakışır bir yazı yazmadın da, içimizi kararttın diye sitem edenler için söylüyorum. Niyetim gerçekten içinizi karartmak değil, hatırlatmak: Çok şanslıyız, her şeye rağmen çok iyi koşullarda yaşıyoruz.

Hadi, sevdiğiniz birilerini arayıp, öylesine nedensizce, onları ne kadar sevdiğinizi söyleyin!

Sevgiyle ve vicdanla kalın!

2 yorum:

S dedi ki...

Sevgili Sezen,

Güne ve haftaya başlamak için güzel bir yazı değildi, açık olmakta fayda var diye düşünüyorum.

Kahvemi yarıda kesip, şubeden çıkıp, annemi arama isteği uyandırdı yazının sonu da.

O yüzden şimdi yerimden kalkıyorum ve bu yorumu kısa kesiyorum.

Güzel bir hafta dilerim.

Sevgiler,
Sevgican

Gokkusagi Dosyasi dedi ki...

Hemen dibinde binlerce insan ölürken "Burası cennet gibi." diyebilen insanlar, dünyamızı mahvedenlerdir işte. Hep var oldular ve olacaklar. Ha silahla, gazla kendin öldürmüşsün, ha bunu demişsin. Hiçbir farkı yok. Aynı şeytan kalp. Yüreğim sıkışıyor bu tip insanlardan çok fazla olduğunu düşündükçe.

Pinterest'im

Instagram'ım