05 Ağustos 2014

Sıkı yönetim ilan edilecek ülkede turist olmak: Lviv

Ben, business class son dakika uçuşlarına tonlarca para gömerek seyahat etmiyorum. Bu kadar sık seyahate çıkmamın ve bunun bütçeme zarar vermemesinin tek sırrı, ucuz uçak bileti bulma konusundaki deneyimim ve çabam. Hava yollarının kampanyalarını takip ederim, belli bir istikamete gideceksem mutlaka çeşitli havayollarının fiyatlarını kıyaslarım, hatta o civardaki diğer şehirlerden gidiş-dönüş bilet fiyatlarını yoklarım.

İşte tam da bu yüzden, benim icadım sonucunda, seyahatimiz Polonya'yı kapsamasına rağmen, seyahatin sonunda İstanbul'a dönüş biletimiz Polonya'dan değil, Ukrayna'dan, Lviv'den. Çünkü bilet çok ucuz! Benim için gayet geçerli bir sebep, üstelik hayatımda daha önce Ukrayna'ya hiç gitmedim. Orayı da görmek için bahane yaratmaktan mutlu mesut, Krakov'dan iki kişilik yataklı kompartmanda Lviv'e doğru yola çıkıyoruz.


Günlerce seyahat ettikten sonra, artık enerjimiz de, cebimizdeki para da oldukça azalmış durumda; ama trende konforumuz oldukça yerinde. 


Bizden başka kimsenin olmadığı bir kompartmandayız, yanımda Polonya'dan aldığım minik şişe votkalarım var, yolculuğumuz gece boyunca sürecek, yataklarımızda mışıl mışıl uyuyarak gideceğiz... Lviv'de de şöyle güzel bir şehir turu yapıp, akşam üstü İstanbul'a döneceğiz.

Daha doğrusu öyle olacağını sanıyoruz. 

Gece bir ara uyanıyorum, camdan dışarı baktığımda gördüğüm kare gerçek miydi, hayal miydi emin olamıyorum. Güneş yeni doğuyor, büyük bir mezarlığın yanından geçiyoruz. Rengarenk çiçeklerle dolu, her yerde mumlar yanıyor... İnanılmaz güzel bir görüntü, film karesi gibi, bir çekim için hazırlanmış dekor gibi...

O sırada kapı çalınıyor, açıyorum askeri üniforma içinde bir kadın karşımda duruyor. Anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor, İngilizce cevap veriyorum, bu sefer de o anlamıyor. Pasaport kontrol herhalde, diye düşünerek pasaportlarımızı uzatıyoruz. Alıp gidiyor. Daha önce böyle bir kontrolde pasaportumun alınıp gidilmesi yüzünden bir geceyi Sırbistan'da karakolda geçirmişliğim var. O yüzden pasaportumu alıp gitmesine müdahale ediyorum, yine anlamadığım bir dilde otoriter biçimde bir şeyler söyleyince, müdahale girişimim de yarıda kalıyor. 

Kadın geri döndüğünde bu sefer yanında İngilizce konuşabilen biri daha var. Omuzundaki apoletlere bakılırsa, rütbeli bir asker. "Ukrayna'da ne yapacaksınız?" diyor. "Akşam Lviv'den İstanbul'a döneceğiz." diyerek uçak biletimizi uzatıyoruz. "Bir gün için neden Ukrayna'ya geliyorsunuz?" diye soruyor. Uçak bileti ucuz olduğundan, demek istemiyorum. Ülkesine aşıktır, alınır filan... "Bu kadar yakına gelmişken, burayı da gezelim, istedik." diye cevaplıyorum. Yanlış bir cevap vermiş oluyorum, adam iyice şüpheleniyor. Sıkı yönetim halinde olan, fena halde karışık bir ülkeyi birkaç saat gezmek için, dokuz on saat tren yolculuğu yapmak kulağa mantıklı gelmiyor ne de olsa... "Uyuşturucu veya silah mı sokuyorsunuz ülkeye?" sorusu geliyor bu sefer. Tabii ki hayır! Adam yanındaki askere bir işaret yapıyor ve asker bütün çantalarımızı didik didik aramaya başlıyor. Öyle bir arama ki, Türkçe romanlarımızın bile içini açıp sayfa sayfa kontrol ediyor.


Çantalarımızda şüphe çekebilecek bile hiçbir şey yok. Kıyafetler, romanlar, turistik şehir rehberleri, bol bol kozmetik, elektronik eşya... Sonunda pasaportlarımıza ülkeye giriş kaşesini alıyoruz.

Biz daha eşyalarımızı tekrardan toparlamayı başarmışken, tren görevlisi gelip, "Last stop" diyor. Hoppala! Elimizdeki bilete göre, varışımıza daha iki saat var; ama adam "last stop"tan başka İngilizce kelime bilmediğinden, paşa paşa iniyoruz trenden.

Lviv'e mi ulaştık, yoksa başka bir trene aktarma mı yapmamız lazım, emin değiliz. İstasyonun dışına çıkıp, adına bakalım, anlarız diyoruz. Kapıdaki yazı: Ters pi işareti ve bBİB!! Neyse ki sırt çantalı İngilizce bilen birilerini buluyoruz da Lviv'de olduğumuzu teyit edebiliyoruz. 


Şehirde rahat gezmek için eşyalarımızı locker'a bırakmamız lazım, ama üzerimizde hiç Ukrayna parası Grivna yok. ATM kartı ile hangi ülkede para çekerseniz, o ülkenin para birimi ile para veriyor ya, adama soruyorum, ne kadar ödeyeceğiz diye. Ne kadar derse, o kadar para çekeceğim. 60 yazıyor kağıda uzatıyor. Bir kere daha hoppala! Avrupa'da her yerde 10 euro civarındadır locker, 60 ne demek? Ayrıca bir TL kaç Grivna yapıyor hiç bir fikrim yok. Herhalde onun dilini konuşamıyorum diye beni kazıklıyor, diye düşünüyorum. Ama yapacak bir şey yok, ATM'den 60 grivna çekip adama veriyorum. En azından valizlerden kurtulup hafifliyoruz.


Tren istasyonu dışarıdan şahane görünüyor. İstasyona karşı bir yere oturup, birer kahve söylüyoruz. 30 grivna... Ne kadar ödediğimiz hakkında hiçbir fikrimiz olmaması rahatsız edici olduğundan, yakındaki döviz bürosunun açılmasını sabırsızlıkla beklemeye başlıyorum.


Bu sırada sağı solu gözlemlemeye başlıyoruz. Her yer, her şey, herkes dökülüyor. Hayatımda görmediğim kadar çok eski araba ve otobüs geziyor ortalıkta, insanlar temiz pak ama gezdiğimiz diğer şehirlere kıyasla çok yoksul görünüşlüler. 

O sırada bir çocuk gelip yanımıza bir şey söylemeye başlıyor. Anlıyoruz ki, dibinde azıcık kalmış, ısınmış, gazı kaçmış, hiçbir anlamı olmayan Sprite şişesini istiyor. Veriyoruz, o Sprite'ı bir içişi var, sanki yıllardır hayalini kurduğu oyuncağa kavuşmuş gibi. İçimiz burkuluyor, sağın solun fotoğrafını çekme şevkim bitiyor. Kameramı çantama koyuyorum.

Döviz bürosu açılır açılmaz koşuyorum. 50 euro uzatıyorum, karşılığında ne alacağımı sabırsızlıkla bekleyerek. Ve adam 200, 400, 600, 800 derken önüme para koymaya devam ediyor. Elimdeki paralara hayretle bakarak koşmaya başlıyorum: "Lviv'de çok zengin bir kadınım ben!!!"

"Sok o paraları cebine, öldürecek şimdi birileri seni!" azarını yiyene kadar, paralarıma bakmaya doyamıyorum! :)


O an her şey anlam kazanıyor. Valizlerimizi bıraktığımız adam da, kahveci de bizi kazıklamamış, Grivna, oldukça değersiz bir paraymış. 60 grivna 10 TL yapıyor ve Lviv'de ne yaparsanız yapın 10 TL tutuyor: Yiyin için, taksiyle şehrin bir ucuna gidin, şehir turu yapın... Bir İngiliz'in Türkiye'ye seyahate geldiğinde ne hissettiğini ilk defa anlıyorum, çünkü ben şimdiye kadar hep parası, bizim paramızdan daha değerli ülkelerde gezdim. 

(Ara Not: Polonya para birimi Zloty de TL'den değersiz, ama arada bu kadar olağanüstü bir fark yok.)



Sabah kahvemizi içmiş, lokal para birimine kavuşmuş olarak, şehir turları yapan otobüsün kalktığı yere gidiyoruz. Yaklaşık üç saat sürecek şehir turu da yine 10TL! Gelgelelim klima yok, hava çok sıcak, şehrin yolları asfalt değil, terleye terleye hoplaya zıplaya şehir turu yapmanın çok konforlu bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim.

Lviv'e gelince... Bütün binalar birbirinden şık, her yerde heykeller, süslü pencere pervazları, bir zamanlar çok görkemli olduğu her halinden belli yapılar var. Ama yıllardır boyanmamışlar, tadilat geçirmemişler. Bütçe olsa, Lviv gerçekten Floransa ile kapışabilecek kadar romantik bir şehir olabilir. Şu anda ise, yaşlanmış, buruşmuş, sürdüğü ruj dudağından taşan, farları kırışıklıklarının arasına giren bir zamanlar çok güzel olduğunu ancak dikkatli bakarsanız anlayabileceğiniz bir kadın gibi. 


Yalnızca en turistik olan binalar bütün görkemleri ile şehirde turistleri karşılıyor.




Lviv ile ilgili seyahat yazılarına baktığım ve daha önce çekilen fotoğraflara göz attığım zaman okuduğum ve gördüğüm cıvıltılı sokaklardan da, model gibi kızlardan da eser yok ortalıkta. Kriz oldukça ciddi etkilemiş şehri. Günlerden pazartesi olmasına rağmen, bütün kepenkler kapalı, çoğu dükkan boşaltılmış...

İnsanların ve etrafın o döküntü halini ve sefaletini çekmek istemedim; ama ülkenin daha karışık bölgelerinden, nispeten sakin ve olaysız olan Lviv'e akın akın gelip, parklara yerleşmiş insanların hali gerçekten içler acısıydı. Yalnızca çok güzel bir çocuğu çekmek istedim, onda da ben makinemin ayarını yapana kadar o kımıldanıp kaçtığı için çok bulanık oldu. Ama en azından durum hakkında bir fikir verir.


Turumuz bitince, halimize bin kere şükrederek, uzun zamandır aradığım renkli sigaralarıma kavuşmuş olmakla kendimi avutarak, şehir merkezinden taksiye binip havaalanının yolunu tuttuk. Yine 10TL!


Havaalanı şehrin geri kalanından farklı biçimde pırıl pırıl ve fiyakalı. Etrafta en çok duyulan dil Türkçe... 




Şu anda İstanbul'da iyi bir akşam yemeğine ödeyeceğiniz para ile Lviv'de gayet keyfinize göre koca bir gün geçirebilirsiniz. Ben yiyip içip, şehir turu yapıp, taksiyle havalimanına geldikten sonra, duty free'den votka ve minyatür içki şişeleri almama rağmen, bozdurduğum parayı bitiremedim. Neden Türk erkeklerinin bu kadar çok Ukrayna'ya gittiğini de böylelikle anlamış oldum. Çünkü çok az para ile kendilerini orada kral gibi hissedebiliyorlar. 

Uzun zamandır İstanbul'a döndüğüm için bu kadar mutlu olmamıştım. Havalanının kalabalığı da, eve dönerken Nişantaşı'nın şıkır şıkırlığı da çok hoşuma gitti. Her şeye rağmen, iyiyiz, evet.


Dip Not: Ocak ayından beri, Bruges, Antwerpen, Brüksel, Paris, New York, Berlin, Krakow, Varşova, Gdynia, Lviv derken fena gezmedim. Elimden geldiğince, keşfettiklerimi, sevdiklerimi, şaşırdıklarımı, üzüldüklerimi paylaştım, bol bol fotoğraf yükledim. Umarım biraz olsun "gitme" ve "keşfetme" ilhamı verebilmişimdir.  Sonuç olarak, bu aralar, beni doyuracak ve yatıştıracak kadar çok şey gördüm ve deneyimledim. Bir süre, Türkiye sınırları içinde olmayı planlıyorum. Ben yeniden kurtlanıncaya kadar, bugüne kadar yazdığım yurt dışı seyahatlerimin yazıları sizi oyalar diye düşünüyorum. Hepsine şuradan ulaşabilirsiniz.

Merakla kalın!


4 yorum:

Begüm dedi ki...

Sezen;
Bu sene tatil sezonunu kapadık ama şimdiden gelecek sene için plan yapmaya başladık. Ve hatta ilk uçak biletimizi aldık bile :) 28 Mart 2015'de 2 haftalığına Amerika'ya gidiyoruz. Senin Amerika yazılarını gidene kadar tekrar tekrar okurum artık. Beni Mart'a kadar idare edecek, heyecanlandırcak bir şey oldu, heheh :)

S dedi ki...

Sevgili Sezen,

Uzun zamandır okuduğum en keyifli yazın buydu. Betimlemelerin, şehri tarif ediş biçimin, yazının akıcılığı, yazının sonunun kahvemin son yudumuna denk gelişi, hepsi pek keyifliydi :)

Sevgiler,
Sevgican

Burcu Ozbuk dedi ki...

Sezen,

Her ne kadar ülkedeki olup biten çoğu şeye kızsak da yine de dediğin gibi herşeye rağmen, iyiyiz...

E.Sezen Türker dedi ki...

Begümcüm,

İlham vereyim dedim, kıskanılası planla geldin ama! =)) harika plan, iki hafta da şahane!

Sevgicanım,

Benim de uzun zamandır en keyifle bir oturuşta yazdığım yazı oldu bu. hissediliyor galiba :*

Burcucum, aynen aynen aynen, hala iyiyiz

Pinterest'im

Instagram'ım