04 Eylül 2014

Rüzgarın, balığın ve güneş batışının ilçesi Amasra


Avrupa'nın neredeyse bütün ülkelerine ayak basmış olmama rağmen, kendi ülkemde Karadeniz Bölgesi'ne hiç gitmemiştim. Yakında olana her zaman giderim diye ertelemekten mi kaynaklanıyordu bu, yoksa Avrupa sokaklarında kendi başıma takılmam çok kolayken, Türkiye'de eşlikçim olmadan seyahat etmeye karşı çekinmemden mi çok emin değilim.

Sonra Hasankeyf ziyaretim ile kavradım ki, Avrupa hep Avrupa, muhtemelen yüz yıl da geçse çok bozulmayacak; ama Türkiye'de her şey büyük bir hızla tahrip ediliyor. Bu güzellikler tamamen yok olmadan veya bütçe olmadığından sonsuza dek tamamlanamayacakmış gibi görünen tadilatlara girmeden görebildiğim kadar çoğunu görmeye karar verdim. 

Mr. Feelgood ile defalarca güzel bir ekip toplayarak onun memleketi Amasra'ya gitmeye niyetlenmiş, her seferinde de yalan olmuştuk. Bu sefer, azimle 'Amasra'ya bir türlü gidememe laneti'nin bacağını kırmak üzere yola çıktık.

Ve sabahın köründe Amasra'ya adım attık. Otelde check-in saati gelinceye kadar şöyle bir tur atıverdik ilçede. Kimsecikler uyanmamışken, yollarda yalnızca sokak köpekleri ve kediler varken...




Amasra, öyle sabahtan akşama kadar yollara düşülerek arşınla arşınla bitirilemeyecek bir ilçe değil. Kale, Çarşı ve bir boğazın kesitiği iki ayrı limandan oluşuyor. Hatta sabah, şehirde yaptığımız kısa turun ardından, Mr. Feelgood'un babası takıldı "Eee, kız daha kahvaltıdan önce gezmiş bütün şehri. Kalan iki günde ne göstermeyi planlıyorsun?" diye. 

Yüzölçümü olarak çok büyük olmamakla birlikte, keşfedilecek, keyfi sürülecek ve oyalanacak pek çok şey var Amasra'da.



Bunlardan ilki Amasra Kalesi. Romalılar tarafından yapılmış kale, Cenovalılar tarafından ön duvar ve surlarla çevrelenmiş. Boztepe ve Zindan olmak üzere iki ayrı ada kütlesinden oluşan bu bölgeyi Roma döneminde yapılan, aşağıdaki fotoğrafta üstünde oturduğum kemere birbirine bağlıyor.



Boztepe'deki Ağlayan Ağaç da turistik atraksiyon çerçevesinde ayak basılan yerlerden bir diğeri. Biz 300 yaşından büyük ağaca bakıp bakıp, neden ağlayan ağaç adını verdiklerini anlamaya çalıştık. Denizden gelen nemi bünyesinde toplayarak, senede birkaç kere bunları dışa verdiğini, bu nedenle yapraklarından dökülen sular nedeniyle bu adı verdiğini sonradan öğrendik. Biz gittiğimizde ağaç ağlamıyordu; ama tepeden Tavşan Adası'na doğru manzara şahaneydi. 




Benim ziyaretim eylül ayına denk geldiğinden, her yerde ve günün her saatinde çılgın bir rüzgar vardı. Ama avantajım, ortalığın çok kalabalık olmamasıydı. Yaz aylarında çevre şehirlerden ve Ankara'dan akın akın insan geliyormuş ve ortalık inanılmaz kalabalık oluyormuş. 

Kalenin tarihi çok eski, o yüzden ara sokaklara kendinizi bıraktığınızda pek çok oymalı mermer ve Cenevizlilerden kalma aile armaları bulabiliyorsunuz.




Bu bölgede oldukça enteresan bir yer de Fatih Camii. Fatih'in Mora Seferi'nden döndükten sonra, ilçeyi kuş bakışı görüp, "Lala lala, çeşme-i cihan (dünyanın gözü) bura mı ola?" diye sorduğunu ve "Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem, kalenin anahtarını bana getiriniz." diye buyurması üzerine, kale komutanının anahtarları Fatih'e getirmesinin hikayesini muhtemelen duymuşssunuzdur. 

Şehri teslim alan Fatih Sultan Mehmet, camiiye dönüştürülen Bizans kilisesine de kılıcını bırakır. Amasra'daki Fatih Camii'nde cuma ve bayram namazlarına da imam, padişahın kılıcı ile çıkıp, kılıç çekerek hutbe okutuyor.  



Bütün bu tarihin arasında hayat sürüyor, kimisi termik santrale, kimisi kahpe dostuna isyan ediyor.




Çekiciler Çarşısı, yöreye özgü el sanatlarının yapılıp satıldığı dükkanlarla dolu bir alan olduğundan, bütün kadınların ilgisini çekecek binlerce şey satılıyor. Tabii her yöresel pazarımızda olduğu gibi, bu bölgeye de Çin malı ürünler karışmış; ama hala yöreye özgü bir şeyler bulmak da mümkün.


Ben buradan sonraki günlerde severek taktığım yeşil bir bileklik, minyatür ahşap magnetler ve henüz kullanmaya fırsat bulamadığım şile bezinden pek güzel elbise ve gömlek aldım. Kurcalanacak pek çok mağaza var ve illa ki hoşunuza gidecek bir şeyler bulabilirsiniz.


Çekiciler Çarşısı'nın hemen bitişiğinde de bir Kadınlar Pazarı kuruluyor.Kolyeler, reçeller ve şallarla dolu bu pazar, tam bir renk cümbüşü...



Bu yazıyı da yolda oyuncaklarını, bir gözü kör sokak köpeği ile paylaşan süper şirin bir çocuğun fotoğrafı ile kapatayım. Güneşlenme noktaları ve atlanmaması gereken lezzetler bir sonraki yazıda burada olacak! :)



Keşif planları ile kalın!

6 yorum:

Adsız dedi ki...

Sezen sabah içimi actın var ol sen(metrodan yazını okumakta başka oluyormus) sağlıcakla kal,mutluluklar diliyorum sana
Izmirden Şirin

S dedi ki...

Sevgili Sezen,

Ben çok sevmiştim Amasra'yı, ve yine çok üzülmüştüm. Amasra'nın avrupada bir sahil kasabası olduğunu düşünebiliyor musun ? Dünyanın en güzel yeri olabilirdi. Türkiye'de gezerken bu düşünce hiç çıkmıyor aklımdan, ama en çok karadenizde bunu düşünüyorum sanırım.

İstanbuldan Sevgiler,
Sevgican

Adsız dedi ki...

Son fotoğraf insanın içini eritiyor :)

Gamze Esra Ersöz dedi ki...

Sanırım bir sonraki yazıda şahane bir salata ve lezzetli balıklar görecez :)
5-6 sene evvel gitmiştim Amasra'ya, çok da beğenmiştim.

sebuş dedi ki...

Amasra güzeldir ankaraya yakın olması daha da güzeldir.. Tepedeki yakamoz da balık ve rakı da güzeldir.. Memleketimin her yeri ayrı güzel.. Sevgilerimle sezencim!

E.Sezen Türker dedi ki...

Şirincim,

Güzel İzmir'e selam olsun. Ben de bu aralar bolca İzmir içeren bir kitap okuyorum, aklımda orası... Sevgiler

Sevgicanım,

Aynı şeyi düşündük, hala Cenevizlilerde kalsa ne olurdu diye. İtalyan erkekleri, acayip şık bir marina, beyaz mavi ağırlıklı dizi dizi cafeler, sıfır plastik, çılgın korunmuş bir tarih muhtemelen...

Sevgili Adsız,

Di mi? Ben de baktıkça mutlu oluyorum o fotoğrafa.

Sevgili Gamze,

Galiba çok açmışım o sırada: Balıkların fotoğrafını çekmemişim! Ama çiçek salata ile ballı cevizli yoğurt geliyoooo! :)

Sebuşum,
Yakamozu atladım, bir dahaki sefer için not ediyorum. Evet gezdikçe aynı şeyi düşünmeye başladım, ne çok keşfedilecek yer var ülkemizde :)

Pinterest'im

Instagram'ım