24 Aralık 2014

Diyarbakır: "Gözlerinden, gözlerinden öperim. Bir umudum sende anlıyor musun?"*

Daha benim hatırlamadığım yıllarda, küçücük bir bebekken bile böyleymişim. Ne zaman evde huysuzluk yapsam veya uyumayı reddetsem, beni alıp arabaya bindirirlermiş; hemen o uysal bir ruh haline girer ve uykuya dalarmışım. Çocukluğumda babamın sürdüğü, annemin ona copilot olarak eşlik ettiği arabaların arka koltuğunda denizlere, dağlara, İstanbul'a gitmeler derken toplamda kaç bin kilometre yol gitmişimdir kim bilir.

Her türlü ulaşım aracında şahane uyurum, hiç birinde seyahat etmekten korkmam, kitap okumak gibi bazılarını rahatsız eden aktiviteleri de evimde yatağımdaymışım gibi rahat rahat yaparım. O yüzden belki de "gitmek", hayatımda en az kaprisli olduğum konu olabilir. Geçen yaz, Mr. Feelgood, Polonya'da bindiğimiz berbat trende dua eder gibi, fısıldayarak ve aralıksız biçimde, trene, ülkeye, karşımızda oturup şeker yiyen adama sövüp sayarken bile, ben gayet mışıl mışıl uyuyarak seyahat etmiştim. 


Ayrıca,  "Ayh bu restoran temiz mi?", "Iyh bu kötü dekorasyonlu yerde mi oturacağız?", "Alışveriş yapacak düzgün bir tane mağaza bile yok.", "Köy burası köy, iğrenç." tipi şuursuz kızlardan da değilim, çok şükür. Seyahate ilişkin tek sıkıntım doğru kıyafeti giymek ile ilgili. İklimin ne kadar farklı olabileceğini hayal edemiyorum. Her seferinde mutlaka ya gereğinden fazla kalın; ya da donacak kadar ince giyinmiş olarak gidiyorum.  :) 


Ofis işleri nedeniyle, Diyarbakır'a gitmem gerektiği belli olduğunda, bir tek zil takıp oynamadığım kaldı. Sabah bile sayılamayacak kadar erken bir saatte havalimanında olmam gerekecekti ve ayrıca ertesi gün de Ankara'ya gidecektim. İnanılmaz yorucu bir süreç olacaktı; ama diğer yandan da daha önce hiç görmediğim bir şehre gitme fırsatı ayağıma gelmişti. 

Şehre dair hiçbir şey okumaya ve araştırmaya fırsatım olmadan ayak bastım Diyarbakır'a. İlk istikametim olan adliyeye gitmek oldukça pratik oldu. Bu bilgi birilerinin işine yarar mı bilmiyorum; ama taksi ile on dakikada, 20TL ödeyerek adliyeye ulaşabiliyorsunuz. 

Adliyedeki işlerimi tamamladığımda öğle vakti olmuştu; ama hala sabah kahvemi içmemiştim.


Bu yüzden adliyenin hemen arkasındaki Migros'un bitişiğindeki Kocatepe Kahve Evi'ne gittim. Burası her telden bir mekan. Hem Dünya mutfağı, hem nargile, hem yöresel lezzetler olsun istemişler. Ama hakkını yememek lazım, menengiç kahvesi oldukça lezzetliydi. Gün içinde pek çok yerde içtim; ama hala favorim burada içtiğim.

Kahvemi içerken google ve foursquare araştırması yaparak, şehirdeki görülmesi gereken turistik yerlerin pek çoğunun aynı tarafta olduğunu fark ettim ve sallana sallana fotoğraf çeke çeke yürüdüm sokaklarda. 




Gezdiğim yerlerden ilki Diyarbakır Kalesi oldu. 5,5 kilometre uzunluğunda ve 10-12 metre yüksekliğindeki surları ile Çin Seddi'nden sonraki en büyük surlardan oluşan bu kale, siyah bazalt duvarları ile gerçekten Ortaçağ'daymış hissi veriyor. İçindeki nargilecileri, duvarlarını mesken bellemiş evsizleri saymazsak : ) 







Ardından da Akkoyunlular döneminde yapılmış, taşla örülü tek kubbeli camii olan Nebi Camii'ni ziyaret ettim. Burası eskiden çok daha büyük bir alanı kaplıyormuş, ama bir kısmı zaman içinde çökmüş, bir kısmı da üzerinden yol geçtiği için belediye tarafından yıkılmış. Bugün geriye kalanlardan en etkileyici şey, mihrabındaki çiniler ile geometrik bordürler. 


Aynı yolu takip ettiğinizde Ulu Camii'ye ulaşıyorsunuz. Anlayabildiğim kadarıyla her şehirde bir Ulu Camii oluyor ve bunların ortak tarafı, sütunlar üzerine oturan kubbeli olmayan yapıda olmaları ve mutlaka bir avlularının bulunması. Bu avluların bazılarının zaman içinde üstleri örtülerek kapalı mekanlara dönüştürülmüş. 


Diyarbakır'daki ise diğerlerine kıyasla çok daha görkemli bir yapı. Martoma Kilisesi'nin bölgeye egemen Araplar tarafından camiiye çevrilmesi ile yapılmış ve Anadolu'nun da en eski camisiymiş. Güzel bir detay da, ünlü bilginlerden El Cezeri'nin yaptığı güneş saatinin de bu camiide bulunması. 












Camiinin hemen önündeki meydanda çok güzel bir çay bahçesi var. Minicik taburelerde, yüzlerce erkek çayını içip sohbet ediyor. 


Dürüst olmak gerekirse, Diyarbakır'da gezmeye biraz ürkek başlamıştım. Sonuçta hayatımda ilk defa Diyarbakır'daydım ve tek başımaydım. Erkek yoğunluklu yerlere girmem, aralarına oturup bir çay içmem, insanların fotoğraflarını çekmem nasıl karşılanır, beni terslerler mi emin değildim. Birkaç ürkek deneme sonrası kimsenin bunların hiçbirinden rahatsız olmadığını fark edip, daha özgür davranmaya başladım. Fotoğraf makinemi binalar kadar insanlara yönlendirdim, içim üşüdüğünde adamların arasında bir tabure çekip bir çay söyledim. Ve çayları gerçekten lezzetli, gezerken bol bol çay molası vermeyi unutmayın.





Camiinin arka tarafındaki sokaklara girdim, biraz ana caddeden uzaklaşmak, daha kenar köşe mahallelerini gezmek istiyordum.



Böylelikle kendimi çok güzel bir konağın bahçesinde buldum. Burası, kamulaştırılmış ve Diyarbakırlı şairlerden Ahmed Arif'e ithaf edilmiş. 




İçeride de tarih, edebiyat kitapları; dışında da çok güzel bir avlu var. Kütüphaneci abiye selam verip halini hatırını sorarsanız, size çay da ikram ediyor, fotoğrafınızı da çekiyor. Ayrıca kendisinden öğrendiğime göre, taş binalardaki beyaz süslemelere ciz veya kehal deniliyormuş.








Hemen bitişiğinde de, Cahit Sıtkı Tarancı'nın evi var. "35 Yaş" şiiri dahil olmak üzere, pek çok eserini 1733 yılında inşaa edilen bu evde yazmış.






Müzede üzerine şiirlerinden dizeler basılmış kumaşlar ve camların arasında, pasaportu, tarağı, telefonu gibi pek çok şahsi eşyası sergileniyor. 








Çıkmadan önce de müzenin kapısından girip çıkan olmamasını fırsat bilip bir oyun oynadım. Kameramın, enstantene ayarlarını düşürdüm. Böylelikle hızlı şeyler bulanıklaşacaktı. Kapının biraz gerisinde durdum. Ayak sesi duyduğum anda pozladım.  Şehrin ne kadar renkli ve çeşitli profile sahip olduğunu bir nebze olsun gösterebilimek için, Cahit Sıtkı Tarancı müzesinin kapısındaki beş dakikalık hareketleri paylaşıyorum. 
















Diyarbakır'da gezdiklerim de, çektiklerim de bitmedi. Bir yazı daha gelecek. Bu gece tekrar yola çıkıyorum, başka bir istikamete.


Keşifle kalın!



* Başlıktaki şiir Ahmed Arif'in Anadolu'sundan. 


3 yorum:

Zeynep Yılmaz dedi ki...

Ben de daha önce bir kere bulundum müthiş güzel bir şehir tekrar gitmiş gibi oldum :)

meliq dedi ki...

Sevgili Sezen, Ahmed Arif "d" ile:) Yine çok güzel bir yazı, sevgiler.

E.Sezen Türker dedi ki...

Zeynep, yorumun beni çok mutlu etti : ) çoook teşekkür ederim.

Meliq, hemen düzelttim ve böylelikle öğrenmiş oldum, teşekkürler : )

Pinterest'im

Instagram'ım