28 Nisan 2015

Bütün önyargılarımı yıkan sürprizli şehir Belgrad

Belgrad'a bundan yıllar yıllar önce de yolum düşmüştü. Şimdi kahkahalarla anlattığım bir anıya dönüşmüş olsa da, bir daha hayatım boyunca Sırbistan'a gideceğimi sanmıyordum.

Yılları artık unutmaya başladım, ama sanırım 2008 yılıydı. Üniversite öğrencisiydim ve fakülteden çok sevdiğim arkadaşım Simge ile birer interrail bileti alıp yola çıkmıştık. Avrupa'da bir ay boyunca, Amsterdam, Frankfurt, Barselona, Milano, Fransız Sahilleri, Roma, Venedik, Budapeşte, Viyana şeklinde harika anılarla dolu bir seyahat yapmıştık.


Bu seyahatimiz sırasında, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız ile yollarımızı kesiştirmiş ve bir sürü yeni arkadaş edinmiştik. Bir ay boyunca, biz hiç uyku tulumlu ve rastalı interrail kafilesine katılmamış; tam aksine topuklu ayakkabılarımız ve mini eteklerimiz ile şehirlerde sürtmüş, güzel restoranlarda yemekler yemiş, arkadaşlarımızın evlerinde veya ucuz otellerde kalmıştık.




Simge ile yollarımız Viyana'da ayrılmıştı. O Erasmus yaptığı Almanya'ya dönmüştü, ben de Avrupa'da tren ile seyahat etmeye alıştığıma olan inancım ile tek başıma Sırbistan ve Belgrad'ı da tren ile katederek Türkiye'ye dönmeye karar vermiştim.

Viyana'dan güzel ve modern bir yataklı trene binmiş, upuzun bir gece yolculuğu ile gözümü Belgrad'da açmayı planlamıştım.

Atladığım bir detay vardı: O dönemlerde Sırbistan, Türkiye'ye vize uyguluyordu. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Sırbistan için ayrı bir vize alması gerekiyordu ve Shengen vizesi ile giriş yapılamıyordu.Ve ben pasaportumdaki Shengen ile elimi kolumu sallaya sallaya Sırbistan'a girebileceğimi sanıyordum.

Yataklı tren ile birden fazla sınır geçilen yolculuk yapmış olanlar bilir, kabin görevlileri her sınırda tekrar tekrar pasaport kontrolü yapılacağı için bir kıyak olarak pasaportları toplarlar ve her sınırda sizin yerinize pasaportlarınızı gösterirler. Ben de pasaportumu güzelce görevliye vermiş, kendi kompatmanım çok sıkıcı olduğu için, yan kompartmandaki kaykaycı gençlerin arasına sıvışmış, biramı içerek gayet keyifli bir yolculuk yapıyordum.

Bu sırada, Sırbistan sınırına girdiğimizde, pasaportumda bir Sırbistan vizesi olmadığı için pasaportuma el konularak, trende kaçak yolcu olarak arandığımdan da, kendi kompartmanımda olmadığından, biraz geç haberdar olmuş, trenden polisler eşliğinde indirilmiş ve kendimi derberder halde bir sınır kasabası karakolunda bulmuştum.

Polis, İngilizce konuşamadığı için de kendimi anlatmam ve birlikte bir çözüm yolu üretmemiz mümkün olmamıştı. Gecenin bir yarısı ailemi arasam, ben "Sırbistan'da bir karakoldayım, Shengen burada geçmiyormuş." desem panik yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Ve ne yazık ki o zamanlar şimdiki gibi akıllı telefonlarımız yoktu.

Seyahatin sonunda olduğumdan, sütyenimin içinde sakladığım son derece sınırlı bir bütçem vardı ve gecenin sonunda polis memuruna bu paramın neredeyse tamamını vererek, pasaportuma el yazısı ile yazılmış bir transit geçiş izni alarak karakoldan çıkmayı başarmıştım.

Ne yazık ki, macera burada bitmemişti. O modern güzel yataklı çoktan gittiğinden, ben leş gibi bir tren istasyonunda, evsiz insanların arasında saatlerce ve korkarak Belgrad'a gidecek bir tren beklemek ve sonra döküntü ötesi ve ciş kokulu bir tren ile her durakta durarak, sonsuza dek bitmeyecekmiş gibi bir gelen bir yolculuk yapmak zorunda kalmıştım.

Ve Belgrad'a ulaştığımda, uykusuzluktan ve yorgunluktan ölüyordum, neredeyse hiç param yoktu. Şehri gezmek için enerjim ve şevkim kalmamıştı. Tek arzum bir an önce evime ulaşmaktı. Bulgaristan'a gidecek tren saatine kadar, istasyon civarında bombalanmış binaların arasında, kocaman ve yemyeşil bir parkta bir günümü geçirmiştim.

O gece,  kendi başımın çaresine bakmayı öğrenmem gerektiğini anladığım gecedir. Diğer yandan da bu badireyi atlatmış olmak, bana hayatımın geri kalanında tehlikeli sayılabilecek bir sürü maceraya atılmama sebep olabilecek "Her şey halledilir." özgüvenini verdi sanırım ki sonrasında tek başıma defalarca dilini bilmediğim, kimseyi tanımadığım ülkelerin sokaklarında gezmek için yollara çıktım.


Bütün bunların üstünden yedi yıl geçtikten sonra, Moda'da eğlenilen bir gecenin sonunda, evde koltuklara yayılmış bira içip laflarken,  "Pegasus'un kampanyası varmış. Hadi bilet alalım!" şeklinde ortaya atılan bir fikir sonucunda yeniden Belgrad'a yolum düştü.


Artık T.C. vatandaşlarına vize uygulanmadığı için sınır kapısından büyük bir rahatlıkla geçtim.

Geçen sefer ne kadar yorgun ve parasızsam, bu sefer de tam aksine konfor içinde bir Belgrad deneyimledim. Çünkü bu sefer Mr. Feelgood airbnb'den şahane bir ev ayarlamıştı bize.


Ayrıca, Belgrad'ın para birimi olan dinar, Türk Lirası yanında o kadar değersizdi ki, (1 Türk Lirası, yaklaşık  45 Dinar yapıyor) kendimizi üç gün boyunca hayatımızda daha önce hiç hissetmediğimiz kadar zengin hissettik.

Ve Belgrad'a karşı bütün önyargılarım yıkıldı. Belgrad mimari bakımdan güzel bir şehir değil, pek çok açıdan oldukça az gelişmiş. Sokaklarında yürürken, "Ne kadar güzel bir şehir." kesinlikle demiyorsunuz. Diğer yandan, cafelerde, barlarda, restoranlarda vakit geçirmeyi seven biriyseniz, Belgrad bu bakımdan olumlu anlamda çok şaşırtıcı. Çok özgün, çok zevkli ve evet çoook ucuz!

Haftasonu, İnciraltı Meyhanesi'nde keyifle mezeleri mideye indirirken, aynı ekibe "Bu sene yılbaşında Belgrad'a mı gitsek?" dediğime ben bile inanamıyorum. Ve hayır, sarhoş filan değildim.


İstanbul'da yaşayan herkes mutlaka Belgrad'da bir haftasonu geçirmeli. Ucuz uçak bileti ve vizesiz giriş hakkı varken, bu şehrin keyfini sürmeli. "Belgrad'da neler yapılmalı?" sorusunun cevabı birkaç yazı halinde bu hafta burada olacak.

Planlayarak kalın!

Hiç yorum yok:

Pinterest'im

Instagram'ım