17 Eylül 2015

Yetişkinler için Disneyland: 7.000'e yakın şarap evi ile Napa Valley

Pazartesi sabahı, daha ben tam olarak ayılmamışken, O, elime bir fincan kahve tutuşturduktan sonra, "Ben arabayı alıp geleyim, sen hazır olunca aşağı in, aşağıda buluşalım." diyerek evden çıkıyor. 

Benim için heyecanlı bir gün çünkü, O'nun "bence dünyadaki en güzel yerlerden biri" diye tanımadığı Napa Valley'e gideceğiz. 





Daha haftalar öncesinde, ben İstanbul'dayken, bana "Şimdiden gitmek istediğin şarap evlerini seçmeye başla, bu zevkten seni mahrum bırakamam" dediğinde, şarabı oldukça seven ve daha önce Toskana'da bir şarap turu yapmış olan ben, büyük bir rahatlıkla bilgisayarımı açmış, yarım saat içinde gitmek istediklerimi listeleyeceğimi sanmıştım. 


Gelgelelim, şarap evleri arasında gezinmeye başladığımda aklımı kaybetmiştim. Şato, manzara, swarovski taşlarından yapılmış devasa avizeler, tasarım tadım odaları, begonviller altında bahçe, üzüm bağlarına tepeden bakan minderlerle dolu bir balkon gibi nasıl bir ortamın hayalini kurabilirsem, Napa'da hepsi vardı. Her şarap evi bambaşka bir mimari tarzda, bambaşka dekorasyondaydı ve hiç birine "Bunu istemem." diyememiştim. 



Üzüm bağları önünde güzel duracağını düşündüğüm çiçekli bir elbiseyi giyip, ayağıma rahat ayakkabılar geçirdikten sonra, evden çıkıp aşağı iniyorum. Ve O, üstü açık nefis bir Mustang'in içinde, ona çok yakıştırdığım biçimde bir blazer giymiş, mendilini bile eksik etmemiş olarak beni bekliyor. Kendi kendime "Bu pazartesi çok güzel bir pazartesi kızım." diyerek, büyük bir keyifle yan koltuğuna kuruluyorum.


"Napa'da mı bir şeyler yiyelim, yoksa aç mısın?" diye soruyor. Napa'ya yolumuz uzun, dünya kadar şarap içeceğimiz varsayımında kahvaltı etsem harika olur. Böylece The Mill'de bir mola veriyoruz. Burası, San Francisco'nun en çok instagramlanan kahvaltı mekanlarından biri. Ahşap ağırlıklı, geniş tavanlı, sade ve ferah bir dekorasyonu var. Çok lezzetli ekmekler kullanarak açık sandiviçler servis ediyorlar. Kahvesini nedense hiç beğenmiyorum; ama bu açık sandviçler gerçekten çok lezzetli.




Sandviçlerimizi yiyip, kahvemizi içerek, Golden Gate'ten geçiyoruz ve iki yanı üzüm bağları ile dolu yolları katetmeye başlıyoruz. Rüzgar, saçlarımı uçuşturuyor, güneş ışıl ışıl içimi ısıtıyor, sağım solum yemyeşil, çok keyifli müzikler çalıyor ve O, arabanın direksiyonunda gerçekten çok yakışıklı görünüyor. 


Napa Valley'e ulaştığımızda gerçekten her şarap evi davetkar görünüyor; ama aç gözlü olmamamız lazım. Sonuçta, şarap içme limitlerimizi düşünürsek, en çok iki üç şarap evinde tadıma katılabiliriz. 




İlk önce Del Dotto'da duruyoruz. Burası Napa'nın tarihi şarap evlerinden biri. 1885 yılında yapılan bu şarap evi, 1997 yılında David ve Yolanda Del Dotto tarafından bugünkü haline getirilmiş. Bağları da, binanın içi de inanılmaz gösterişli ve şık. Şaraplarını, şarap evinin bir parçası olan mağara mahzende yıllandırıyorlar ve bu nedenle şaraplarının modern usullerde yıllandırılan şaraplardan daha lüks ve lezzetli olduğunu iddia ediyorlar. 





İkinci durağımız ilk tadımı yapacağımız V. Sattui oluyor. Bu marka yalnız Napa'nın değil, Amerika'nın en eski şaraplarından biri. 1885 yılında Vittorio Sattui'nin başlattığı şarap geleneği, torunu tarafından 1974 yılında Napa'ya taşınıyor. Yaklaşık 125 yıldır bu aile şarap yapıyor ve şarapları sadece 2009 ile 2013 yılları arasında 410 ödül almış.


Şarap evinin bahçesinde yeşilliklerin arasında piknik masaları var, iç kısmında ise, şarap tadımı yapıp, çeşitli şarap malzemeleri satın alabiliyorsunuz. Hiç vakit kaybetmeden, kare şeklindeki ada tipi barın bir kenarına geçip, şarap tadımına başlıyoruz. İçtiklerimizin içinde yalnızca Dancing Egg Riesling'i beğenmiyoruz. 





Sauvignon Blanc, bir çeşit rose şarap olan Gamay Rouge, Pinot Noir, Cabarnet ve Zinfandel'in bir kaç çeşidini içiyoruz, hepsi ayrı ayrı gerçekten çok lezzetli.  Pinot Noir'ler arasında favorimiz Sattui Family; Cabarnet çeşitleri arasında favorimiz organik üzümlerden yapılan Vittorio's Vineyard oluyor. Gamay Rouge ise gerçekten bugüne kadar içtiğim en iyi rose. 



Toplamda 11 çeşit şarap tattıktan sonra tabii ki gözlerimiz kayık ve keyfimiz inanılmaz yerinde. Piknik bahçesinde oturup biraz keyif çattıktan sonra istikametimiz Castello di Amorosa. 




Burası o kadar güzel bir şato ki, çok turistik olmasına rağmen, gitmek konusunda ısrarcı oluyorum. Toskana mimarisindeki bu kale, 107 oda, 8.000 ton taş ve yer altındaki dört katı ile birlikte sekiz kattan oluşuyor. 30 hektarlık da üzüm bağına sahip. Kalenin içindeki odalar, avlusu, tepesinden görünen manzara harika.




Burada da şarap tadımına başlıyoruz. Standart tadıma dahil olan şarapların tatları, V. Sattui'den sonra oldukça başarısız. O yüzden ekstrasını ödeyip, şarap tadımına dahil olmayan bir üst sınıf şarapları tatmaya başlıyoruz. 


Aralarındaki lezzet farkı oldukça büyük. Bu nedenle, burada şarap tadımı alırsanız, bu farkı ödeyip standart tadıma dahil olmayan şaraplardan gitmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bir nevi cennet olan Napa'ya gelmişken, cimrilik yapıp az keyif almaya hiç gerek yok. Burada tattığımız şaraplardan da en güzeli Anderson Valley, Pinot Noir oluyor.





Biz kale duvarlarının tadını çıkartırken, diğer ziyaretçiler bize "Odanıza gidin." diye takılmaya başlayınca,biz de kendimizi The Hall'a atıp, muhteşem üzüm bağlarının karşısında biraz keyif çatıyoruz. The Hall da oldukça davetkar ama şimdilik daha fazla şarap tadımı yapamayacağımızdan eminiz. 

  
Üzüm bağları arasında biraz yürüdükten sonra, karşılarına yerleştirilmiş şezlonglara yayılıp biraz güneşleniyoruz. 





Günü şampanya ile kapatmak için istikametimiz Domaine Chandon oluyor. Biz gittiğimiz saatte tadımlar sona ermiş; ama şişeyle şampanya alıp, bahçede içebileceğimizi söylüyorlar. Buz kovasının içinde şampanyamızı alıp, bahçede güzel bir köşeye kuruluyoruz. 




Az sonra her şey kapanıyor ve herkes gidiyor. Sanki arkadaki şato bizim evimiz, kocaman üzüm bağı bize ait de akşam üstü yemekten önce bahçemize çıkmış keyif çatıyoruz gibi bir ortam var. O araba kullanacağı için, bir şişe şampanyayı içmek bana düşüyor ve orada muhtelemen ikimizin de yıllarca kahkahalarla anacağı güzellikte saatler geçiriyoruz.



Napa'da her yer ayrı ayrı güzeldi, orada geçirdiğim her dakika çok mutluydum; ama aşağıdaki fotoğraftaki iki ahşap sandalye benim için ayrıca çok anlamlı. Çünkü biz orada hayatımıza yepyeni ve bambaşka 'ilk'ler ekledik, birbirimizi çok daha iyi tanıdık, o benim laf dinlemeyeceğimi öğrendi, ben onun lafını her zaman dinlememem gerektiğini... Her şey ve bizim iletişimimiz o ahşap koltuklardan kalktığımızda daha farklı oldu, seyahatimiz boyunca o akşamüstünü anıp kahkahalar attık ve biliyorum ki, yıllar sonra bir gün ve alakasız bir yerde bile, o akşamüstü ansızın gelecek aklımıza. 

Birkaç gün önce bana "looking at a photograph and wishing you could re-live that moment over and over again." yazdığında, "Napa" diye açıklama yapmasına bile gerek yoktu, biliyordum. 




Oradan, sonra ne yaptığımı bilmediğim,  dolu bir şampanya kadehi ile kalkıp arabaya biniyorum ve akşam yemeği için Yountville'deki Thomas Keller'in havalı restoranlarından Bouchon 'a gidiyoruz.




Yalnızca başlangıcımızın fotoğrafını çekebiliyorum, çünkü sonra hava kararıyor. Ama yediğimiz her şey gerçekten çok lezzetli. Yemekte her zaman olay soslar ve burada her şeyin sosu gerçekten leziz.




Sonrasını pek hatırlamıyorum, çünkü sızmışım; ama hatırladıklarım bile o günün hayatımın en güzel pazartesilerinden biri olarak kalmasına yetecek güzellikte.


Napa bence herkesin mutlaka en az bir kere yolunu düşürmesi gereken bir yer. Özellikle balayı için egzotik istikametler dışında bir yerlere gitmeyi planlayanlara Napa'yı şiddetle tavsiye ederim. Çünkü Napa, gerçekten şehvetli. Bütün o güzel şarapların, uçsuz bucaksız yeşilliğin ve masal gibi ortamların hormonlarınızı nasıl zıplatacağına kendiniz bile inanamazsınız. Bu yüzden de keyfini tam anlamıyla çıkartmak için, kesinlikle arkadaş grubuyla değil, çekici bulduğunuz birisiyle gitmelisiniz buraya. 


Tutkuyla kalın!


2 yorum:

Bana Sıkça Yaz dedi ki...

Fotoğraflar muhteşem! Özellikle kronolojik sırayla bakarken, suratlar gittikçe daha fazla gülüyor. In vino veritas!

E.Sezen Türker dedi ki...

Heey, ne güzel bir yorum bu. O hissiyatı fotoğrafların verebilmiş olmasına bayıldım. Ve in vino veritas, dövmesi yapılası, çerçeveletip duvara asılası bir öğreti. Leziz şaraplarla keyifli dakikalar diliyorum, her zaman. Sevgiler

Pinterest'im

Instagram'ım