21 Haziran 2016

Yogitalar keşifte: Yeldeğirmeni

Yıl 2010... Hukuk fakültesinden mezun olmuş, bir süre dijital bir reklam ajansında çalıştıktan sonra, zorunlu avukatlık stajımı yapmaya başlamışım.

Legally Blonde'ler, Ally McBeal'lar izleyerek büyümüş bir kuşağın mensubu olarak, adliye stajım ile birlikte hayatımdaki en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşıyorum. Şimdiki adliyelerin kullanışlılığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, o dönemlerde bu yeni "adalet sarayları (!)" açılmamış;  tuvaletine bile asla giremeyeceğiniz derme çatma binalardan oluşuyor İstanbul Adliyeleri. Dava dosyaları yerlerde, adliye binasının içindeki her şey havalı ve medeni olmaktan çok uzak...


Eşzamanlı Maslak'ta göz taramasıyla girilen bir plazadaki hukuk bürosunda da çalışıyorum. En azından plazanın altındaki Starbucks'tan kahve alıp havalı bir asansöre bindiğim ve topuklu ayakkabı giyebildiğim için hayalimdeki avukatlığa bir tık daha yakın.

Magazin dergilerinden tanıdığım mirasyedi bir aile müvekkilimiz, varları yokları icra yolu ile satılıyor. Sevimsiz süreçler ve bolca angarya içerdiğinden, tabii ki biz stajyerler koşturuyoruz bu işlere. Neyse ki satılanlar, içi kendisinden pahalı tablolarla dolu yalılar, Bodrum'da yazlık evler de, bu vesileyle Boğaz havası soluyor, adliyedeki işlerim bitince Bodrum'da bir iki saat denize girip güneşleniyorum filan. Haliyle genellikle ofis dışındayım.


Bir gün ofise dönüyorum, yeni işe başlayanlar olduğu için güncellenmiş bir telefon listesi var masamda. Listede acayip bir isim gözüme çarpıyor. "Bender de kim ya?" diye soruyorum ortaya. Aynı odayı paylaştığım, üstelik selam sabahım olan birisi "Benim." diyor. Potlar kraliçesi ben! :)

Ankara'dan İstanbul'a yeni taşınmış, arkadaşlarının çoğunu geride bırakmış, o yüzden sanırım bu efsane potuma rağmen, "Benimle yogaya gelir misin?" teklifimi hemen kabul ediyor. Birlikte iş çıkışları Cihangir Yoga'ya, sonra da o yıllardaki erkek arkadaşımın işlettiği Sıraselviler'deki otele gidiyoruz.

Derken benim vasıtamla tanıştığı, aynı zamanda benim o zamanki erkek arkadaşımın yakın arkadaşı bir adamla büyük aşk yaşamaya başlıyor. Bu vesileyle biz her gün ofiste, çıkışta yogada, oradan çıkışta da İstanbul'un çeşitli bar ve restoranlarında birlikte çok vakit geçirmeye başlıyoruz. Birbirimizin "yogitası" oluyoruz. (evet, "yogi"nin sevimlisi, bize özeli)

Sonra mı?
O adam, onun hayatının birkaç senesinin tam anlamıyla içine sıçtı; benim erkek arkadaşlarım değişti yogayı da bıraktık; ama birbirimizin "yogita"sı olmaktan hiç vazgeçmedik.

Senelerce, birbirimizin çok mutlu, çok aşık, çok başarılı, çok ışıldayan hallerine de, en dipte, en rezil, en depresyonda anlarına da eşlik ettik. Aslında birbirimizden çok farklı olduğumuzdan, birbirimize çok kızdığımız bir sürü an oldu.

O tam bir Alman, disiplinli, planlı; ben tam bir spontane "bakarız", "yaparız"cı. O birine takılır kalır, benim gönlüm leyla. Ona ihtiyacın olduğu saniye ulaşabilirsin; bana ulaşmayı başardığında acil durum ortadan kalkmıştır. Birbirimize hep takılıyoruz: "İkimiz de o kadar farklı uçlarız ki; ikimizi birleştirip, ikiye bölseler ideal kadınlar olacağız."



Bütün bu farklılıkların arasında, ikimizin bayıldığı bir şey var: Keşfetmek. Yenileri kovalamak, daha önce gitmediğimiz bir yerlere gitmek, tatmadığımız bir şeyler tatmak. Birlikte yoganın peşine düştüğümüz günden bu güne kadar, çok olağanüstü bir şey çıkmadıkça, neredeyse de her hafta birlikte yeni bir şeyler deneyimledik.

Ne zamandır bütün bir günü birbirimize ayırıp "yogita day" yapmadığımızı fark ettiğimizde, "Hadi, dedik, zamanı geldi." O benim sabah uyanamayacağımdan eminken, onu oldukça şaşırtarak, cumartesi sabahı 8:00'de ayağa dikildim. Kadıköy İskelesi'nde buluştuk. İkimizin de habersiz biçimde bir örnek giyinmiş olmasına bayıldık.



YELDEĞİRMENİ


İstikametimizi önceden belirlemiştik: İşgal evinin ardından bir anda popülerleşmeye başlayan Yeldeğirmeni'ni keşfedecektik.

Yeldeğirmeni'nin Kadıköy'de olduğunu biliyorduk da, tam nerede olduğu bir türlü aklımızda canlanmıyordu. Eminönü İskelesi'nin üst kısmı olarak tarif edebilirim; yani Kadıköy'den Moda'nın tam aksi istikameti.


İstanbul'dan ayrılmadan kendinizi turist gibi hissetmek istiyorsanız, mutlaka yolunuzu düşürmelisiniz. Çünkü neredeyse her sokakta, her köşe başında sizi çok keyifli bir sürpriz bekliyor. "Aman bu sokakta bir şey yok, geri dönelim." dediğiniz anda arkanızdaki binanın üzerindeki duvar resmine hipnotize oluyorsunuz, bölgedeki her bir cafe'de oturup saatler geçirme arzusuna kapılıyorsunuz.









Yazı sonsuz uzunlukta olmasın diye, keşfettiğimiz mekanlardan ayrıca bahsedeceğim. Şimdilik şunu söyleyebilirim ki; uzun zamandır İstanbul'da hiç bir semtte sokaklarda gezmekten bu kadar keyif almamıştık. O yüzden, eğer tezatları seviyorsanız, hiç bir yerde oturmasanız veya tek bir kahve içmeye bile gitseniz, bütün sokaklarında yürümeyi sakın unutmayın!

Bir de İtalyan Apartmanı'nı atlamayın. Zaten bölgedeki en heybetli bina olarak sokaklarda gezinirken dikkatinizi çekecektir. Dışı oldukça harap durumda olan bu bina, zamanında Haydarpaşa Garı'nı inşaa etmek için gelen mühendisler tarafından kendilerine oturacak yer olması amacıyla inşaa edilmiş. Binanın altından, gara bir tünel bulunduğu da rivayetler arasında.

Kendi şehrinizde turist olmayı unutmadan kalın!

2 yorum:

Fikriye dedi ki...

İstanbul'a geri dönerken (3 yıl önce) turist duyarlılığıyla yaşama kararı almıştım. Tam olarak başaramasam da yapıyorum bir şeyler. Önerdiğin yeri de listeme ekledim. Sevgiler.

E.Sezen Türker dedi ki...

Ben bu yorumu şimdi gördüm. Çok geç, ama "turist duyarlılığı ile yaşamak" harika bir tanım ve harika bir karar. Umarım gitmiş ve keyif almışsınızdır. Kocaman sevgiler. :)

Pinterest'im

Instagram'ım